"Hiçbir şeye güven kalmadı, ne yapacağımızı bilemiyoruz."
Yaşamımızın hemen her alanı için geçerli olan bu cümleyi ya duyuyoruz ya da söylüyoruz.
Okullara mesafeleri düşünmeden yürüyerek gittiğimiz, güneşin batıp ay dedenin bizleri selamlamasına kadar sokaklarda oyunlar oynadığımız, çocuklarımızı komşulara bırakarak ev dışındaki işlerimizi yaptığımız, “çat kapı” tanıdık ziyaretlerinde bulunduğumuz; okuluna, öğretmenine, mahkemelerine, doktoruna, avukatına güvendiğimiz günler geride mi kaldı?
Günün koşulları yüz seksen derece değişti. Olanaklar, hizmetimize sunulanlar, özellikle bilgiye ulaşmanın kolay yolları... Yeni, kolay, ilgi çeken bu yapılanma ile birlikte insan ilişkilerinde soyutluk oluştu.
Bir zamanlar “fişleniyoruz” diye itirazlarımız olurdu. Şimdilerde, eğer fişlenmekse olay, bizler kendimizi sadece fişlemiyor, aynı zamanda da ihbar ediyoruz.
Sağlığımızdan, mutlu günlerimizden, gezilerimizden, ilişkilerimizden, günlerimizin hemen her anından toplumun ve hatta dünya insanının haberdar olmasından adeta mutlu oluyoruz ya da dikkat çekmeye çalışıyoruz. “Ben” öne çıkıyor ve merkez olma arzusuyla hemen her yol genel geçer kabul ediliyor.
Diğer yandan da güven eksikliğinden şikâyet ediyoruz.
Hepimizin bildiği güzel ve gerçekçi bir söz vardır: “İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır.” Peki insanlar arasında telefon, bilgisayar
olunca ne oluyor?
İletişim yoksa, paylaşmak yoksa, insani değerler nerede olur?
Tekrarlamakta yarar var bu durumda: Güven duymak da, güven vermek de bizim ellerimizde. Çabamızda, çalışmamızda, istememizde, mücadele etmemizde...
Sistemlerin istediğimiz gibi çalışmasını istiyorsak, mücadele şart! Özlem duymak, arzu etmek, sadece isyan etmekle olmuyor. Çaba gerekiyor.
Kültür değerlerimiz, umutlarımız bizim çabalarımızla geleceğe ve hep çoğalarak taşınabilir…
YAPARIZ!