Yaşam , çoğunlukla akıp giden bir ırmak gibi tasvir edilir. Bazen coşkulu, bazen sakin, bazen bulanık… fakat bir şekilde hep ilerleyen bir akıştır. Oysa bazı anlar vardır ki, nehir yatağından taşar, su donakalır, zaman eğilir, mekân silinir. İşte o anlarda, hayat durur. En çok da içimizde.
Birini kaybettiğimizde, bir ilişki sonlandığında, bir dönem kapandığında ya da bir hayal suya düştüğünde... birey ruhu, her zaman hemen devam edemez. İçimizde bir yerde bir "dur" olur.

Dışarıdan bakıldığında yaşam sürüyordur; insanlar işe gider, kahveler içilir, hava kararır. Ama biz bir noktada kalmışızdır. Ve oradan ayrılamamışızdır.
Ben bu noktaya, “yaşamın durdurulmuş anı” diyorum. Çünkü tam da o noktada, zamanla birlikte duygular da donar. Hissedemediklerimiz birikir. Söyleyemediklerimiz içimize çöker. Ve yas başlar – ya da başlamadan ertelenir.

Yas nedir, ne değildir?

Yas, yalnızca ölümle ilgili değildir. Bu çok önemli bir ayrımdır. Kişi yalnızca bir yakınını kaybettiğinde yas tutmaz. Bazen bir ilişkinin bitişinde yas tutarız, bazen bir şehri terk ettiğimizde. Bazen de olmak istediğimiz kişiye asla dönüşemeyeceğimizi fark ettiğimizde.
Yas, aslında bağlı olduğumuz bir şeyle aramıza sonsuza dek giren bir mesafenin içimizde bıraktığı boşluktur. O boşluk konuşmaz, bağırmaz, gösterişli değildir. Sessizce oturur kalır içimizde. Ta ki biz onu tanıyıp ad verene kadar. Ancak biz bu boşluğun adını koymakta, ona yer açmakta zorlanırız. Çünkü kaybın acısı kadar, yasın kendisi de korkutur bizi. Ağlayacak kadar zaman ayırmaktan, çökecek kadar kendimizi bırakmaktan, “dayanamam” sanrısından… İşte o zaman duyguyu erteleriz. Bazen bilinçli olarak, bazen farkında bile olmadan.

Bastırılan duygular, bedenin diline dönüşür

Psikolog olarak danışanlarımla sık sık karşılaştığım bir şey var:
Geçmişte yaşanmış ama o anda tam olarak yaşanamamış kayıplar…
Yıllar önce kaybedilen bir anne, çocukken görülmemiş bir boşanma, ani bir taşınma, bir hayal kırıklığı, bir travma… Zamanında yasını tutamadıkları bir olay, bugün bambaşka bir şekilde karşılarına çıkıyor: Panik atakla, uykusuzlukla, anlamsız öfke nöbetleriyle, kalabalıklar içinde yalnız hissetmekle…

Çünkü duygu yaşanmazsa, kaybolmaz. Yalnızca şekil değiştirir. Bastırılmış yas bedende konuşmaya başlar.
Omzunda bir ağırlık olur, boğazında düğüm olur, nefesinde daralma olur. Gözyaşı akmazsa, kaslar sıkılır. Duygular yaşanmazsa, beden onları taşımaz hale gelir.
Ve çoğu zaman şu cümle dökülür insanların ağzından:
“O zaman üzülmemiştim, çünkü güçlü olmam gerekiyordu.”
Ama ruh, yarım kalan duygunun yasını bir şekilde tutmak ister. Er ya da geç…

“Acıyı ertelersen hayat seni beklemez, sen yaşamı beklemeye başlarsın.”

Erteleme, aslında bir savunmadır. Birey acıyla bir anda yüzleşemeyeceğini düşündüğünde, onunla arasına mesafe koyar. Bu çok doğal, hatta bazen gereklidir. Ama bu mesafe kalıcı hale gelirse, insan duygularından kopar. Ve zamanla sadece yaşaması gereken duyguyu değil, diğer tüm duygularını da hissedemez hale gelir.
Ne tam neşelenir, ne tam üzülür.
Sevinçler sığ kalır, hüzünler derinleşemez.
Birey, kendi duygusal manzarasına yabancılaşır.
Terapide bunu çoğu kez gözlemleriz: “İyi gibiyim” diyen danışan, bir süre sonra duygularını tanımadığını fark eder. “Mutlu musun?” diye sorduğumuzda cevapsız kalır. Çünkü iç dünyasında bastırılmış o kadar çok duygu vardır ki, hangisine yer vereceğini bilemez hale gelmiştir.

Yas tutmak, ruhun kendine dönmesidir

Şunu söylemek isterim: Yas tutmak, zayıflık değil, ruhun kendini iyileştirme biçimidir.
Gözyaşı bir çöküş değil, bir temizlenme halidir.
Ağlamak, kaybettiğini onurlandırmaktır.
Sessizce oturup eksikliği hissetmek, içimizde ona bir yer açmaktır.
Her kişinin yas süreci farklıdır. Kimi yüksek sesle ağlar, kimi günlüğüne yazar. Kimi bir resme bakar saatlerce, kimi bir eşyaya dokunamaz. Bu çeşitlilik doğaldır. Fakat yas sürecinde ortak olan tek bir şey vardır: hislerin ifade edilmesine izin verilmesi gerekir.
Çünkü ifade edilmeyen her duygu, ruhun içinde beklemeye devam eder.
Ve o bekleyiş, yaşamı tam anlamıyla yaşamamıza engel olur.

Şimdi ne yapmalı?

Eğer bu satırları okurken aklına yıllar önce yaşadığın bir kayıp geliyorsa…
Eğer ağlamadığını, konuşmadığını, bastırdığını hatırlıyorsan…
Ve hâlâ içten içe eksik, yorgun, duygusuz hissediyorsan…
O zaman belki de şimdi o yası yaşamanın zamanı gelmiştir.
Geri dönüp o günü yeniden yaşamak değil bu. Fakat o günde kalan duygulara bugün alan açmak.
Bugünkü senin, o günkü haline sarılması…
Bir dua, bir mektup, bir gözyaşı, bir yalnız yürüyüş bile bu süreci başlatabilir.

Ve unutma...

Bazı acılar zamanla değil, yüzleşmeyle geçer.
Bazı kayıplar unutularak değil, anılarla yaşatılarak hafifler.
Ve bazı duygular bastırıldıkça değil, yaşandıkça bizi özgürleştirir.
Sen hâlâ orada bekleyen o duygularına doğru yürüdüğünde, yaşam da sana yeniden akmaya başlar.
Çünkü yas tutulduğunda, durdurulmuş zaman yeniden çözülür.
Ve sen, içindeki ağır taşı bıraktığında, tekrardan hafiflersin.

Bir psikologtan, kalbi yarım kalmış her ruha...