Hayat, akıl ve duygular arasında gidip gelen bir denge arayışıyla geçiyor. Kimi zaman inandığımız şeyler, hissettiklerimizin gerisinde kalıyor; kimi zamansa hislerimiz, inançlarımızı kökten sarsabiliyor. Bu iki kavram –inanmak ve hissetmek– insanı derinlemesine etkileyen ve yönlendiren iki temel yapı taşı.
İnanç: Akıl mı, umut mu?
İnanmak, çoğu zaman bir düşüncenin doğru olduğuna dair içsel bir kabul halidir. Dinle, bilimle, değerlerle ya da bir insanla ilgili olabilir. Bazen kanıta dayalıdır, bazense sadece kalbin sessiz onayıdır. Bir fikre, bir ideale ya da bir insana inanmak; geleceğe umutla bakabilmenin temelidir. Ama bu umut, kimi zaman gerçeklikten uzaklaşmayı da beraberinde getirir.
Hissetmek: Kalbin sesi mi, anın etkisi mi?
Hisler ise çoğunlukla gelip geçicidir. Bir sözle, bir bakışla, bir manzarayla değişebilir. Ama bazı hisler vardır ki, insanın içini yıllarca oyar; sevinç, hüzün, korku, aşk gibi. Hissetmek; kalbin, bilinçaltının, yaşanmışlıkların bir araya geldiği bir fırtınadır. Hissettiğimiz her şey doğru mudur? Elbette hayır. Ama bir insanın gerçeği, bazen sadece hissettikleri kadardır. Çünkü akıl susar, kalp konuşur.
Aradaki çizgi: Ne zaman hangisine güvenmeli?
Hayatın en zor sorusu belki de budur: Ne zaman inandığımıza tutunmalı, ne zaman hislerimize kulak vermeliyiz? Bazen inandığımız şeyler bizi yarı yolda bırakır, hissettiklerimiz ise bir çıkış kapısı olur. Bazen de hisler bizi yanıltır, inançlarımız ise ayakta tutar. Bu yüzden her ikisini de sorgulamak gerekir. Körü körüne bir inanç da, düşüncesizce bir hissiyat da bizi çıkmaza sürükleyebilir.
Asıl mesele, akıl ve kalp arasında bir köprü kurabilmekte. İnandıklarımızı hissettiklerimizle, hissettiklerimizi inançlarımızla karşılaştırarak ilerlemek; hem duygusal hem düşünsel olarak güçlü kalmamızı sağlar.